İthal sanatla imaj

İsa Mesih’in sağ eli havaya kalkmış, iki parmağı yukarı doğru uzanmış, tüm dünyayı kutsuyordu. Sol elinde ise şeffaf bir kristal küre tutuyordu. Kutsal küre İsa’nın dünyanın kurtarıcısı ve kozmosun efendisi rolünü hatırlatıyordu. Rönesans desenleri içindeki “Dünyanın Kurtarıcısı” isimli bu İsa figürü, Leonardo da Vinci imzası taşıyordu. Bugünün İtalyası’ndaki şehir devletlerinde, varlıklı aileler tarafından desteklenen Rönesans sanatı aynı zamanda güçlü Katolik kilisesinin Hıristiyanlık yaklaşımına da eleştiriler içeriyordu.

[Haber görseli]

Kilise ile soylular arasındaki güç savaşı eski kıtada dogmatik Katolik inancını sarsan ve akla dayanan yaklaşımı beraberinde getiren kanlı (30 Yıl Savaşları) bir reform hareketine ardından Aydınlanma Çağı’na yol açacaktı. Bu çağda, kilise dogmasının yerini, Mısır ve Helen medeniyetlerinden Doğu mistisizmine, yol göstericiydi. Her ne kadar uygarlaşma hareketi pozitif bilim çağı olarak adlandırılsa da Avrupa’da “Yeni Kudüs” hedefi, kökenlerini eski Kudüs’ün de doğusundaki gelenekten alıyordu.

Alışıldık sima değil…

“Dünyanın Kurtarıcısı”, 15 Kasım 2017’de New York’taki Christie’s Müzayede salonunda görücüye çıktığında, talipleri arasında en yüksek fiyatı veren isim 450 milyon doları gözden çıkaran Prens Muhammed bin Farhan’dı. Suudi Arabistan’ın ilk Kültür Bakanı unvanını taşıyan Bin Farhan, Arap Yarımadası’ndaki diğer prenslerin aksine Batı’daki müzayede salonlarının alışıldık simalarından değildi. Wall Street Journal’a göre 32 yaşındaki prens bir başkasına aracı olarak müzayedeye girmişti; asıl alıcının Suud tahtının “reformist” olarak tanınan yeni ismi Muhammed bin Selman olduğu iddia ediliyordu. Selman, Rönesans dönemi eserlerine ilgi duyan ilk veliaht değildi.

Petrol sermayesinin yarattığı ekonomi karşılığını en çok sanat alanında buluyordu. Üstelik bu ilgi sadece sanat alım satımı ile sınırlı kalmamıştı. Suud diplomasisinin Da Vinci eserlerini koleksiyonuna katmak için çaba harcadığı günlerde, Basra Körfezi’nin öbür yakası başka bir heyecanı yaşıyordu.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi, Arap Yarımadası’nın en büyük sanat müzesinin açılışına evsahipliği yapıyordu: Louvre Abu Dabi. Fransız hükümeti ve BAE arasında yapılan 525 milyon dolarlık isim hakkı anlaşması ile Paris’in görkemli müzesi, Abu Dabi’deki yeni sanat merkezi ile adaş oluyordu. Anlaşma, isim hakkı dışında yönetim danışmanlığı ve özel sergileri de kapsıyordu.

[Haber görseli]

Orijinal Louvre

Paris’in anıtsal yapılarından olan ve 1783’de kurulan orijinal Louvre Müzesi, asıl ihtişamını Napolyon döneminde yaşayacaktı. Napolyon’un askerleri 1798 – 1801 Mısır seferlerinden sayısız ganimetle dönüyordu.

Louvre bu eserlerle, aydınlanmacı hareketin ortaçağda fikirsel altyapısını aldığı medeniyetlerin sembollerinin Avrupa’daki merkezi haline gelecekti.

Orjinal Louvre’dan Abu Dabi’deki adaşına uzanan kültür yolu ise doğu – batı eksenindeki kültür alış verişinin tersine bir istikamet izlemesiydi. Ancak tek bir farkla; Batı’da yükselen yeni kültür kapitali oluşturmuştu. Doğuda ise kapital kültürün dolaşımına aracılık ediyordu. İngiltere’de futbol kulübü alan Rus oligarklar, İtalya’nın köklü moda markalarının (hemen hepsi aile şirketiydi) hisselerini ele geçiren Çinli yatırımcılar; örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin arasında sanat en çok yatırım yapılan sektör olarak öne çıkıyordu.

Sanata yatırım yapanlar sırf petrol milyarderi Arap prensleri değil elbet. Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na inen bölgede, soyluluk edinmek için en iyi araçlardan birisi bir sanat eseri edinmek. Nedir ki, tamamen klasik sanata ve arkeolojiye adanmış olan Paris’teki Louvre’un Abu Dabi’deki adaşı, çoğunlukla çağdaş sanat eserlerine adanmış bir müze. Modernist yaklaşımın ağırlıklı olarak hissedildiği plastik sanatların aksine, en yoğun vücut bulmuş halini postmodern yaklaşımlarda bulan çağdaş sanat eserleri, mekânsallığın yerini akışkanlığın, bilginin yerini sezginin aldığı Baudrillard’ın simulasyon evrenine atıf yapan, Abu Dabi’deki Louvre’u hiç yadırgamış görünmüyorlar.

Sanat ve siyaset

Önümüzdeki yıl 14. kez düzenlenecek olan BAE’deki Şarja Bienali, artık sanat takviminin en önemli etkinliklerinden birisi olarak görülüyor. İki senede bir bienale toplanan prensler, Arap Yarımadası’nın en önemli eksiği olarak gördükleri kültür açığını gidermek için ithal sanat ürünlerine akın ederken Napolyon’un Mısır seferini akıllarına getiriyorlar mı bilinmez, ama kendilerini postmodern “Mediciler” olarak gördüklerini söylemek haksızlık olmaz.

Ancak Arap dünyasındaki bu göreceli statünün bir Rönesans etkisi yaratması pek de beklenmiyor. En azından sanat kurumlarına eleştirel bakmayı adet edinmiş kişiler için, Arap Yarımadası’ndaki sanat himayedarlığı, bu rejimlerin, batılı ortaklarıyla ticari ve siyasi alanda işbirliği yapmasını kolaylaştıran bir yumuşatıcı işlevi görüyor.

Kaşıkçı cinayeti ile Batıda Suudi yönetimi ve prens Bin Selman için başlatılan öfke kampanyaları sanat himayedarlığının bir yıl öncesinin reformist prensinin yerin dibine sokulmasına engel olamadığını gösteriyor. Sanat kurumları Riyad’la ilişkilerini askıya almaya başladı. Bekle gör politikasıyla kamuoyundaki tepkiyi ölçmeye çalışmaları ise New York ve Londra’daki sanat kurumlarının Arap Yarımadası’ndaki ekonomik güce bağımlılıklarını göstermek açısından ilgi çekiciydi.

Nerede bilinmiyor

Bugünlerde Kaşıkçı cinayetinin gölgesi üzerinde dolaşan Bin Selman’ın tahmin edebileceğiniz üzere sanatla ilgilenecek pek vakti yok. Ancak Selman tahtında kalsa da, yerini başka bir prens doldursa da Arap Yarımadası’nda kraliyetin sanat eserlerine ilgisi devam edecek. Ancak bu ilgi henüz Da Vinci’nin eserinin gün yüzüne çıkmasını sağlayamadı. New York’taki müzayedede Bin Selman’a değil, Louvre Abu Dabi’ye satıldığı sonradan ortaya çıkan “Dünyanın Kurtarıcısı” tablosunun eylül ayında ziyarete açılacağı açıklanmıştı. Ancak sergi, açılışa birkaç gün kala iptal edildi. “Dünyanın Kurtarıcısı”nın şu an nerede olduğu ise bilinmiyor.

kaynak: cumhuriyet

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir